Desteğimiz Türkiye'ye

ADOT is a non-profit organization with a vision to promote the Turkish heritage, history, culture, art, business, job and political alliance and help the Turkish-American community adapt to life in the United States, and to defend the civil rights of Turks against defamation during their life in America.

Bu organizasyon; 25'e yakın Türk akademisyen, mühendis, doktor ve işadamlarının biraraya gelmesiyle kurulmustur. Bu organizasyonun amacı Amerikada yaşayan tüm Türklerin ve Türk dostlarının arasında iletişim ağını kurarak Amerikadaki ve dünyadaki tüm Türk ve Türk dostu dernekler ve organizasyonlar arasında ki dayanışmayı ve işbirliğini sağlamaktır. "Dünya üzerindeki tüm Türkleri Türk düşmanlığına karşı mücadele etmek ve tek bir güç olmak için bu organizasyon çatısı altında toplanmaya veya işbirliğine ve en önemlisi gelecek nesillerimizin güvenliği için göreve cağırıyoruz. Türk düşmanlığıyla mücadele etmek her Türk'ün görevidir"
Orta Doğu’da İslam Dininin Gücü

Orta Doğu’da İslam Dininin Gücü

Arabistan Yarımadası’nda ortaya çıkan ve aradan geçen 1400 yıl içerisinde dünya çapında birçok inananı olan İslam tanrı ve birey arasındaki ilişkiyi tanımlamasının dışında, toplumsal ilişkilerden hukuka ve devlet düzenine kadar birçok alanda yeni düzenlemeler getirerek ruhsal olduğu kadar dünyevi göndermeleri de olan bir din olduğunu göstermiştir. Hz. Muhammed tanrının sözlerini insanlara iletmekle yükümlü bir elçi olmasının yanında, tanrının sözlerine karşı gelenlerle yapılan savaşta ordu komutanı, temelini attığı İslam devletinin başı ve inananlar arasındaki birçok anlaşmazlığı çözen bir hakim olarak görülmekteydi. İslam’ın bu çok kapsamlılığı, sosyal önemi ve günümüz Orta Doğu’sunda bir politika aracı olarak devlet yapısıyla olan yakın ilişkisini sürdürülüyor olması gibi sebeplerden dolayı insanların yaşamlarının her alanında etkili olan dinin Orta Doğu toplumlarının dış dünyayı algılayışlarında etkili faktörlerden birisi olduğu iddia edilebilir. Aslında bu durum İslamiyet’in ortaya çıkışında, bölgenin ekonomik ve siyasal yapısından derinden etkilendiğini göstermektedir. Ve günümüz Orta Doğu toplumlarında İslam’ın yerini tam olarak anlayabilmek için bu dini ortaya çıktığı koşullarla birlikte değerlendirmek gerekmektedir.
İslam Orta Doğu'da yayılma aşamasında kendisini yalnızca manevi bir değer olarak değil aynı zamanda devlet kurmakla yükümlü sosyal bir program olarak da sunmuştur. Bunun temel sebebi bölgede siyasi bir otoritenin olmayışıdır. İslam dünyevi olan ile uhrevi olanı birleştirerek bu boşluğu doldurmak zorunda kalmıştır. Ancak İslam İmparotorluğu geliştikçe ve genişledikçe bu ikisi arasındaki ayırım ortaya çıkmış ve böylece devlet mekanizması ve bürokrasi dinden daha bağımsız hareket edebilmiştir. Diğer bir ilahi din olan Hıristiyanlık ise Roma İmparatorluğu'nun siyasi otoritesi altında yaşadığı için İslam’ın izlediği yolun aksini izlemiştir. Hıristiyanlık yayıldıkça Roma devletini ele geçirmiş, dünyevi ve uhrevi arasındaki farklılaşmayı ortadan kaldırmıştır.[1]
Ancak sonradan bu süreç tersine çevrilmiş ve İslam devleti zayıfladıkça dünyevi/uhrevi ayırımı azalmış, Avrupa’da ise devlet otoritesi güçlendikçe kilise siyasal yaşamın dışına itilebilmiştir. Bu tarihsel değişimlerin parçası olarak günümüzde birçok alanda zayıf olan Orta Doğu devletleri hem iç politikalarında hem de dış politikalarında İslam’ı bir araç olarak kullanmaktadırlar.
İslamiyet’in toplumsal alandaki diğer bir etkisi ise inananlarına yeni komünal kimlikler kazandırmış olmasıdır. Arap Yarımadası'nın bölünmüş birçok aşireti Müslüman kimliğiyle birbirlerine bağlanırken bu aynı zamanda bir Arap bilincinin doğmasını da kolaylaştırmıştır. Dikkati çeken diğer bir nokta ise; İslam’ın toplumun bütün kesimlerini kapsayan bir din olarak geleneksel Arap toplumunda şehirli tüccarlar ile şehirlerin çevresindeki ticaret yollarını ellerinde bulunduran göçebe Bedevi toplulukların uzlaştırılmasını sağlamış olmasıdır. İslam ticareti koruyarak ve “zekat” kurumu sayesinde Bedeviler ve tüccarlar arasındaki gerilimi düşürmeye çalışmıştır.
“...İslam başlangıçta yalnızca bir din değil, aynı zamanda politik bir projeydi. İslam’ı Hıristiyanlıktan ayıran esas olarak buydu. Bu projenin amacı çeşitli boyları, kabileleri ve farklı sosyal sınıfları uzlaştırıp birleştirmekti; yani Arap toplumundaki farklı hizipleri temel bir refah devleti içinde kaynaştırıp, tek tanrılı bir din aracılığıyla birleştirmekti.”.[2]Ancak İslam devleti geliştikçe sorunlarla karşılaşmıştır. Ortak bir kimlik etrafında birleştirilen Arap toplulukları inançlarından aldıkları destekle İslam devletinin sınırlarını genişletmişlerdir. Dört halife dönemi sonrasında halifeliği ele geçiren Muaviye’nin kurduğu Emevi hanedanlığı İslam devletini bir imparatorluk haline getirmiştir. Ölmeden önce yerine oğlunu veliaht olarak bırakması saltanatın kurulmasını sağlamıştır. Bu gelişmeler İslam devletinin daha ilk dönemlerinde radikal bir kopuşu simgelemektedir. Hz. Muhammed’in ölümünden sonra halife önde gelen Müslümanların oluşturduğu meclis tarafından seçiliyordu, Emevi döneminde ise hilafet kan bağı ile geçen bir kurum haline dönüşmüştü.
Diğer önemli bir nokta ise; Arap kültürel egemenliğinin bu dönemde ön plana çıkmasıdır. İmparatorluk Arap İmparatorluğu görünümüne bürünmüştür. İslam devletinin erken dönem kozmopolit niteliklerinden koptuğu görülmektedir ve bu da fethedilen yerlerde toplumsal huzursuzluğa yol açmıştır. İslam devletinde muhalefetin görünür düzeye ulaşması Ali ile Muaviye’nin çatışmasıyla olmuştur. Muaviye’nin halifeliği ele geçirmesiyle toplum içinde var olan hoşnutsuzluklar ortaya çıkmıştır. Arap olmayanlara karşı hoşgörüsüz olan Muaviye yönetimine karşı oluşan muhalefetin kendisini Ali’nin takipçileri olarak adlandıran grubun çevresinde gelişmesi, aslında imparatorluk içerisinde ortaya çıkan dinsel hizipleşmenin kaynağının güç mücadelesi olduğunu göstermektedir. Ali ve Muaviye arasındaki mücadele İslam’ın sonraki yıllarında yaşanacak dinsel bölünmüşlüğün başlangıcı olmuştur. Öncelikle Şii hareketi siyasi olarak varolan yapıdan rahatsız olan muhalefet güçlerinin kendilerini tanımlamalarını kolaylaştırmıştır. Sünnilik ise İslam dünyasında statükonun devamından yana olanlar anlamına gelmekteydi ve Sünniler halifenin meşruluğuna inanıyorlardı. Diğer bir grup olan Hariciler ise halifenin seçimle başa gelmesini istiyorlardı. Ancak siyasal açıdan dışlanmış fakir halk kesiminde taban bulan Hariciler varlıklarını günümüze kadar sürdürememişlerdir.
Şiilik ve Sünnilik arasındaki teolojik farklılıklar ise sonradan şekillenerek mezhepsel bölünmeye yol açmıştır. Şiilik temelde imamlara verdiği önemle Sünnilikten ayrılır. İlk imamı Ali olarak kabul eden Şiiler Kur’an’ı ve Hz. Muhammed’in hadislerini İslam’ın kaynakları olarak kabul etmelerinin dışında Ali’nin sözlerini de kaynak olarak kabul etmektedirler. Ancak Hz. Muhammed’in hadisleri konusunda da farklı görüşleri vardır. Daha çok Arap olmayan unsurlar arasında yaygınlık gösteren Şiilik mezhepsel bölünmelerin ortaya çıktığı ilk dönemde İslami revizyonizmi temsil etmekteydi. Şiilik, ekonomik kaynakların dağılımından rahatsız olanların hoşnutsuzluklarını dile getirebilmelerini kolaylaştıran bir alan yaratmıştı. “Dolayısıyla, Şii İslam baştan servetin paylaşımını vurgulayarak sosyal adaletin bir aracı olmuş, Şii inancı ve uygulaması ideolojik olarak Müslümanlık öncesi Arap ve Arap olmayan dinlerden açıkça etkilenmiştir.”[3] Sünniliğin ise temelde halifeye ve de imamlara bakış açısı Şiilikten çok farklıdır. Şiilerin aksine Sünniler halifeye ruhani görevler yüklemezler, o yalnızca ümmetin dünyevi önderidir ve İslam’ın temel kaynakları olan Kur’an ve hadislerin dışında halifenin ya da imamların yeni yorum getirme yetkisi yoktur. Şiiler ise imamlığa özel bir önem vererek, imamların ümmetin manevi önderi olduğunu düşünmektedirler. Diğer bir önemli ayırım ise Sünniliğin aile ve iş ilişkileri gibi günlük yaşamın alanlarında İslam’ın doğru bir şekilde uygulanmasıyla daha fazla ilgili olmasıdır.
Birçok temel noktada ve özellikle de ibadet şekillerinde farklılaşan bu iki İslami mezhep Emeviler döneminden başlayarak kendi içlerinde de ayrışmalar yaşamışlardır. Sünnilik içerisindeki farklı İslam okulları Şeriat’ın nasıl uygulanması gerektiği ve bunun hangi kaynaklara dayandırılması gerektiği konularında farklı görüşler ortaya koymuşlardır.
“10.yüzyılın ortalarında Sünni mezhepleri çoktan temel hukuksal prosedürlerini geliştirmiş ve önemli miktarda hukuksal malzeme hazırlamışlardı. Küçük çaplı şahıs okullarının varlığına rağmen, o zamanlar genel olarak dört önemli Sünni mezhebi kabul görüyordu .”[4] Sünnilik; Hanefilik, Şafilik, Malikilik ve Hanbelilik alt kollarına bölünmüştür. Her biri aslında geliştikleri coğrafyanın varolan yapısal özelliklerinden etkilenmişlerdir. Müslümanların yarısından fazlasını içeren Hanefilik Ebu Hanife (699-767) tarafından kurulmuştur. Günümüzde Pakistan, Hindistan ve eski Osmanlı topraklarında yaygındır. Hanefiliğin ayırt edici özelliği İslam bilginlerinin yorumlarına daha fazla önem vermesi ve yeni yorumlara daha açık olmasıdır. Adını İmam Hanbel’den (780-795) alan Hanbelilik Sünni tarikatların en katısıdır. Kur’an’ın ve hadislerin dışında hiçbir kaynağı tanımayan Hanbelilik Hz. Muhammed’den sonra İslam bilginlerinin yaptığı yorumları kaynak olarak kabul etmez. Günümüzün Suudi Arabistan’ında yaygınlık gösteren Hanbelilik içerisinde Vahabilik hareketi de gelişmiştir. İmam Maliki’nin (712-795) düşüncelerinden kaynak alan Malikilik ise Medine’de gelişmiştir. Malikiler Kur’an’dan sonra en önemli kaynak olarak gördükleri hadislerden yararlanmışlardır. İmam Şafi’nin (767-820) fikirlerinden etkilenen Şafilik ise Malikilik ve Hanefilik arasında bir denge kurmaya çalışmıştır. Günümüzde Güney Arabistan’da, Filistin’de ve Batı Afrika’da yaygındır.
Şiilik içerisindeki bölünmeler ise “imam”a fazlasıyla ruhani bir değer verildiğinden imamlık ile ilgili farklı görüşler yüzünden yaşanmıştır. İmamiler (12 İmamcılar) Şiilerin büyük bir çoğunluğunu oluşturur. Onikinci imamın kaybolduğuna, bir gün geri döneceğine ve dünyadaki adaletsizlikleri ortadan kaldıracağına inanırlar. Zeydiler ise ilk beş imamın meşruluğunu kabul ederler ve beşinci imam Zeyid’ten sonra gelen imamları desteklemezler. Yemen’de yaygın olan Zeydiler imamın tanrı ve kul arasında bir aracı olduğu düşüncesini desteklememeleri sebebiyle Sünni inanca en yakın Şiiler olarak görülmektedirler. İsmailiye tarikatı ise yine imamların sıralamasıyla ilgili bir sorundan doğmuştur. Yedinci imam olarak İsmail’in yerine haksız olarak kardeşinin getirilmesine tepki olarak İmamiler’den ayrılmış ve ondan sonraki imamların meşruluklarını kabul etmemişlerdir.
Hem Sünnilik’te hem de Şiilik kapsamında gerçekleşen ana ayrışmaların içerisinde de küçük bölünmeler yaşanmıştır. Bu bölünmelerin çoğu İslam öncesi inançların ve yaşam biçimlerinin halen İslam çatısı altında sürdürülebildiğini göstermektedir. İslam bilginlerinin teolojik olarak farklılıklarını kolaylıkla ortaya koyabilmelerine ve analitik bir ayrıma gidebilmelerine rağmen, Orta Doğu’da İslam halk seviyesinde birçok faktörden etkilenerek yerel özellikler kazanmıştır. İslam ilk olarak Arap Yarımadası’nda ortaya çıkmış olsa da zaman içerisinde yayıldıkça farklı kültürleri etkilediği kadar onlardan da etkilenmiştir. Örneğin İranlı Farisiler ve Iraklılar gibi Arap olamayan unsurların Arap kültürü içerisinde asimile olamamak için İslam dünyasında yeni bir kimliğe ihtiyaç duymaları Şii (Ali’nin takipçileri) hareketine güç katmıştır. İslam’ın kozmopolit özelliklerini yitirdiğinde yalnızca bir Arap dini görünümü kazandığında ve farklı kültürleri asimile edemediğinde sorunlarla karşılaştığı ortadadır.
İslam tarihine geri dönecek olursak bunun en iyi örneğini, Emevi hanedanın Arap kimliğini İslam’ın önüne geçirmesiyle Arap olmayan unsurlar arasında yarattığı hoşnutsuzluğun hanedanlığı sonunu getirmesi oluşturmaktadır. Don Peretz’in vurguladığı gibi “Rejime karşı açık isyan 747 yılında patlak verirken, isyanın liderliğini güneyli bir Arap aşiretinin başında bulunan bir İranlı yapmaktaydı. Kısa bir sürede isyana rejimden hoşnutsuz olan birçok unsur katıldı; Muaviye’nin ve haleflerinin halifeliklerini hiçbir zaman kabul etmemiş olanlar, İranlılar, Suriyeliler, Iraklılar ve Emevi hakimiyetini kabul etmemiş olan Arap olmayanlar bu unsurlar arasında idi.”[5] 
 Abbasilerin İmparatorluğun başına geçmesiyle Emeviler döneminde izlenen politikaların aksine Arap olmayan unsurların İslam’ı kabul etmesi teşvik edilmiş ve özellikle bu dönemden sonra Orta Asya Türkleri İslam’ı tanımaya başlamıştır. 751 Talas savaşında Çinlilere karşı Abbasilerin ve Türklerin ortak hareket etmesi İslam’ın Orta Asya Türkleri arasında yayılmasına yol açarken, Türklerin de bu tarihten sonra İslam dünyasındaki etkinliği artmaya başlamıştır. İlk önce sınır bölgelerini korumakla yükümlü köle-asker olarak kullanılan Türkler zamanla İslam devleti içerisinde önemli görevlere yükselmiştir.
Abbasi İmparotorluğu 9. ve 10. yüzyıllar boyunca gücünü yitirmiş ve birçok bağımsız hanedanlık kurulmuştur. Türkler de ilk önce İran’ın doğusundaki Sasasiniler’e hizmet etmeye başlamışlardır. Horasan’a yerleştirilen Türkler zamanla diğer Türk boylarının Orta Asya’dan bölgeye gelmesiyle güç kazanmış ve Selçuklular diğer bir Müslüman Türk hanedanlığı olan Gaznelileri yenilgiye uğrattıktan sonra İran’da zayıflamakta olan Büveyhi Devletine son vermiştir. Bağdat’ı kontrolleri altına alan Selçuklular Abbasi halifesinin ve İslamın koruyucuları olduklarını açıklamışlardır. Kurulan bu yeni devlette siyasi güç Selçukluların elindeydi ve halifenin de bu gücü tanımaktan başka şansı yoktu. Orta Asya’dan gelen ve sonradan İslamlaşan Selçukluların Orta Doğu üzerinde tarihsel olarak birçok önemli etkileri olmuştur. Arthur Goldschmidt Selçuklular’ın Orta Doğu üzerindeki etkilerini yedi önemli noktada özetlemektedir; “(1) Orta Asya’dan Türk boylarının [bölgeye] göçleri; (2) Irak’ın kuzeyinin, İran’ın doğu kısımlarının, Azerbaycan’ın büyük çoğunluğunun ve sonunda Anadolu’nun (bugün Türkiye olarak adlandırılan bölgenin) Türkleşmesi; (3) Sünni kontrolünün güneybatı Asya’da tekrar kurulması; (4) Pers kurumlarının ve kültürünün (Selçuklular tarafından hayranlık duyulan) yaygınlaşması; (5) Ulemanın eğitimi için medrese sisteminin geliştirilmesi; (6) İkta (toprak bağışı) sisteminin boy ordularının ikame edilebilmesi için düzenli hale getirilmesi; (7) güç merkeziyle birlikte Anadolu’da Bizans İmparatorluğu’nun zayıflaması.”[6] 
Orta Doğu İslam tarihi açısından önemli etkileri olan Selçukluların yükselişi Avrupa’da Haçlı seferlerinin bahanesi olurken, Selçuklular hem kendi içlerindeki mücadelelerden hem de Haçlı seferlerinden dolayı bu dönemde zayıfladıkları ve Haçlılara karşı ciddi bir direniş gösteremedikleri görülmüştür. Haçlı seferlerinin Orta Doğu Müslüman toplulukları üzerindeki en önemli etkisi batı medeniyetine ve Avrupa’ya olan şüpheleri güçlendirmiş olmasıdır. Orta Doğu haçlı seferlerinden sonra Moğolların istilasıyla daha da büyük bir yıkıma uğramıştır. Kütüphaneleri, medreseleri ve birçok şehri yok eden Cengiz Han önemli İslam alimlerinin de içinde bulunduğu birçok Müslümanı katlederek İslam medeniyeti üzerinde büyük tahribata sebep olmuştur. Mısır’da kurulan Memluk-Türk devletinin Moğolları durdurması ise hem İslam dünyasını daha büyük bir yıkımdan kurtarmış hem de Türklerin İslam medeniyeti açısından önemini vurgulamasını sağlamıştır.
Selçukluların da Orta Doğu’da siyasi otoritesini yitirmesinden sonra birçok bağımsız hanedanlık hüküm sürmüştür. Bütün Orta Doğu’yu kapsayacak olan yeni İslam devletinin adı Osmanlı Devleti olacaktı. Anadolu’da gelişen Avrupa ve Orta Doğu’ya kadar yayılan Osmanlı İmparatorluğu’nun hilafeti ele geçirmesi Osmanlıların Orta Doğu’da siyasal açıdan güçlenmelerinin yanısıra İslam üzerinde de etkili olmalarını sağlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun İslam üzerindeki en önemli etkilerinden birisi; Osmanlı hakimiyeti sırasında dış tehditlere karşı korunan Orta Doğu’da günlük yaşamda Sünniliğin güç kazanması olmuştur. Siyasal iktidar Osmanlı’nın elinde olduğundan İslam’ın politize edilebilmesi mümkün olmamıştır ve bu da Şiilikten farklı olarak günlük yaşamda İslami değerlerin yerleştirilmesiyle daha çok ilgilenen Sünniliğin toplumda etkinliğinin artmasına sebep olmuştur.
Ayrıca, bürokratik işlevlerinin yanı sıra toplumda dini sapmaları engellemekle de yükümlü ulemanın bu dönemde Osmanlı tarafından yaratılmış olması İslam dininin kurumsallaşması açısından da önemli bir noktadır. “Devlet birçok şekilde ulemanın konumunu sistematize etmiştir. Kesin hiyerarşik ilişkiler yaratılmış; hatta ulemanın etkinliği bazı köylere kadar genişletilmiştir; Hanefi yasası korunurken, diğer Sünni yasalarına da izin verilmiş, kanunlar çıkarılmış ve ulemanın kurumsal eğitimi geliştirilmiştir.”[7]
Dini kurumların etkin bir şekilde işlemesi dinsel sapmaları ve marjinalleşmeleri engelliyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bölgede Osmanlının kontrolü tamamen kalkınca siyasal olduğu kadar dinsel bir boşluk da doğmuştur. Batılı emperyalist güçlerin bu boşluğu doldurması mümkün olmamıştır. Bu alan sistematize olmamış radikal dini gruplar ve siyasi karmaşa içerisindeki halkın sığınabileceği tarikatlar tarafından doldurulmuştur. Yeni bağımsızlığına kavuşmuş Orta Doğu toplumlarında milliyeçilik kavramından çok Müslüman kimliğin öne çıkması çok uluslu bir imparatorluk olan Osmanlının birleştirici bir unsur olarak İslam’ı kullanmasının bir sonucu olarak değerlendirilmektedir.
Ayrıca Osmanlının son dönemlerinde merkezde oluşan yeni eğilimler çevrede de etkisini göstermiştir. İttihat ve Terakki’nin seküler tavrı Osmanlı sonrasında toplumda önemli yerlere gelen eski Osmanlı yöneticilerini etkilemiştir. Batılılaşma sürecinin parçası olarak batılı yaşam biçimine uyum sağlayan Osmanlı merkez seçkinlerinin bir yansıması olan Orta Doğu yerel seçkinlerinde de geleneksel İslami yaşam tarzından kopuş görülmüştür. Batılı güçlerin bölgedeki hakimiyeti sırasında, dış güçlerle işbirliği içerisindeki bu seçkinlerin yaşam biçimi halkın yaşam biçiminden farklılaşmıştır. Böylece bölgede İslam halk seviyesinde yoğun bir biçimde yaşanırken seçkinler batılı yaşam tarzlarını sürdürmüşlerdir. Toplumsal unsurların eş zamanlı değişmemesi Orta Doğu toplumlarında gerilime sebep olmuştur.
Birçok batılı tarafından Orta Doğu’da İslam’ın monolitik bir yapı olarak toplumların bütün katmanlarında aynı seviyede yaşandığının ve etkili olduğunun düşünülmesine rağmen, Orta Doğu’da İslam, toplumların yerel özellikleri, Osmanlı egemenliği altında yaşadıkları etkileşim ve sömürgeci dönemde batılı devletlerin bölgedeki varlığı gibi birçok tarihsel faktörden etkilenerek şekillenmiştir. Günümüzde İslam’ı ilk ortaya çıktığı şekliyle uygulamaya çalışan Vahabilik hareketi dahi moderniteye karşı olmasına karşın modern bir hareket olmaktan kaçamamaktadır.[8]
İslam kendi içinde belirlenmiş sınırlar dahilinde Şii/Sünni ayırımı ve Sünni okulları gibi alt bölünmelere izin vermiş ve meşruluklarını kabul etmiş olmasına karşın, bu bölünmelerin içerisinde dahi insanların İslam’ı anlayış ve yaşayış biçimleri farklılıklar göstermektedir. Kimi Müslümanlar yaşamın her alanında şeriatı uygularken, kimileri için ise İslam, ritüellerine dikkat edilmeden takip edilebilecek bir etik sistemdir.[9] Sünni inanca göre dört temel Sünni okulun (Hanefilik, Malikilik, Şafilik, Hanbelilik) oluşmasıyla birlikte içtihadın (yorumun) kapısının kapandığına inanılmasına karşın, günümüz Müslümanları ve reformist İslamcı hareketler yeni oluşan şartlara göre İslamı yorumlamaktadırlar. Temel noktaları aynı kalmasına rağmen değişen şartlara uyum göstermesi İslam’ın sanıldığının aksine statik bir sistem olmadığını ortaya koymaktadır.
Orta Doğu’da halen varlığını sürdürmekte olan Sufizm ise İslam’ın mistik yönünü temsil ederken inananların manevi dünyasıyla diğer Sünni mezheplerden daha fazla ilgilenmekte ve dinin toplumsal ilişkileri düzenlediğine ilişkin bir iddiada bulunmamaktadır. Sufizmin Ortodoks İslam’ın yanında doğmuş olması ve varlığını sürdürüyor olması İslam medeniyetinin İslam öncesi ve sonrasında farklı felsefi akımları ve yerel özellikleri de içerisinde barındırabilme yeteneğini göstermektedir. Geleneksel İslami inanca göre Allah’ın varlığı rasyonel olarak kanıtlanabilir ve bunun sonucunda da Müslümanlar İslam’ın öngördüğü şartlara uyarak Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirirler. Ancak Sufi tarikatlarında sıklıkla görülen ‘zikir’ rasyonel bir ibadet biçimi olmaktan çok kişinin kendinden geçerek Allah ile bir olma yolunda kullandığı bir araçtır. Geleneksel İslami görüş ve Sufizm arasındaki bu temel ayırım aslında göstermektedir ki; İslam kozmopolit bir din olarak içinde farklı kültürleri ve bakış açılarını da barındırabilmektedir. Farklı bir şekilde söyleyecek olursak; birçok grup İslam öncesi özelliklerini İslam kimliği altında kısmen koruyabilmiş ve yeni sentezler yaratarak İslam kültürünü özgünleştirebilmiştir.


[1] Noreng, Øystein (1997). Petrol ve İslam. (Çev. Dilek Başak) İstanbul: Sabah Kitapları. ss. 36-37.
[2] Noreng, Øystein (1997), a.g.e., s. 14.
[3] Noreng, Øystein (1997), a.g.e., s. 53.
[4] Lapidus, Ira M. (1989). A History Of Islamic Societies. Cambridge University Press., s. 193.
[5] Peretz, Don (1963). The Middle East Today. State University Of New York, Binghamton. s. 25.
[6] Goldschmidt, Arthur Jr. (1983). A Concise History Of The Middle East. Boulder, Colorado: Westview Press, s. 86.
[7]   Ochsenwald, William (1996). “Islam And The Ottoman Legacy In The Modern Middle East”   L. Carl Brown (Ed.), Imperial Legacy, The Ottoman Imprint On The Balkans And Middle East. Colombia University Press, New York. s. 266.
[8] Kavlı, Özlem Tür (2001). “Protest In The Name Of God: Islamist Movements In The Arab World”. Perceptions, Journal Of International Affairs. vol. VI., no. 2    June - July  2001              http://www.mfa.gov.tr/grupa/percept/VI-2/default.htm
[9] Nasr, Seyyed Hossein (1980). “Islam In The Islamic World Today, An Overview”. Cyriac K. Pullapilly (Ed.) Islam In The Contemporary World   Saint Mary’s Collage., Notre Dame. Cross Road Press. s. 4.
Kaynak Prof Dr Gamze Güngörmüş Kona