Desteğimiz Türkiye'ye

ADOT is a non-profit organization with a vision to promote the Turkish heritage, history, culture, art, business, job and political alliance and help the Turkish-American community adapt to life in the United States, and to defend the civil rights of Turks against defamation during their life in America.

Bu organizasyon; 25'e yakın Türk akademisyen, mühendis, doktor ve işadamlarının biraraya gelmesiyle kurulmustur. Bu organizasyonun amacı Amerikada yaşayan tüm Türklerin ve Türk dostlarının arasında iletişim ağını kurarak Amerikadaki ve dünyadaki tüm Türk ve Türk dostu dernekler ve organizasyonlar arasında ki dayanışmayı ve işbirliğini sağlamaktır. "Dünya üzerindeki tüm Türkleri Türk düşmanlığına karşı mücadele etmek ve tek bir güç olmak için bu organizasyon çatısı altında toplanmaya veya işbirliğine ve en önemlisi gelecek nesillerimizin güvenliği için göreve cağırıyoruz. Türk düşmanlığıyla mücadele etmek her Türk'ün görevidir"
Dünya
Yahudi Amerikancı-Barzanici Kürtçülerden AKP'ye can simidi!

Amerikancı-Barzanici Kürtçülerden AKP'ye can simidi!

Ne diyor BDP’li Sırrı Sakık? CHP 1999’da kendilerine seçim ittifakı önermiş miş!
Ne zaman ve nerede söylüyor bunu?
TBMM’de ve CHP’nin AKP hakkında PKK’ya hakim ayarladığı iddialarını içeren gensorusunun görüşülmesi esnasında!
Peki bu iddia kime aitti?
Eski HEP milletvekili Hatip Dicle’ye!
Nerede dillendirildi?
Mahkeme huzurunda!
Nasıl oldu?
Tutuklu olan Hatip Dicle,  “Kandil’den gelen gerillalar İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Ahmet Türk’e ifade ettiği gibi hakim ayarlamaları ile serbest bırakılırken ben ve arkadaşlarım niçin buradayız?..”  diyerek!..

Read more...
 
"Gülen'in TSK'yı Bitirme Planı" Belgesi
 

"Gülen'in TSK'yı Bitirme Planı" Belgesi - Kemal İnanç IŞIKLAR

image

Atasözü : sonunda nasıl olsa toprak olacaksın, yaşarken çamurlaşma!..

Zaman Gazetesi yazarı Mümtaz'er Türköne trajik bir tesadüf ile 29 Ekim tarihinde kaleme aldığı köşe yazısında, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni tasfiye planının gerekçesini dile getirdi. Yazar makalesinde, kimliği belirsiz bir ihbarcı tarafından posta yolu ile savcılığa iletilen ve sahte ya da gerçek olduğu üzerine hukuki bir hüküm verilmemiş,"irtica ile mücadele belgesi" olarak bilinen kağıt üzerinden Türk Silahlı Kuvvetleri komuta kademesinin tamamını zan altında bırakarak, bu vesile ile TSK'nın kurumsal hiyerarşisinin tasfiye edilmesi ve yeni bir ordu yapılanması ile ikame edilmesi gerekliliğini vurguluyor.

Read more...
 
Teröristler Vadisi: Kuzey Irak

 Teröristler Vadisi: Kuzey Irak

Yapay gündemlerden bir nebze arınıp, Türkiye, yine esas sorunlarına yönelik tartışmalara girebiliyor. Her ne kadar bu tartışmalar öyle ya da böyle gündemde olsa da konuşmaların somut anlamlar içermesi, genellikle üst düzey askeri yetkililerin açıklamalarından sonra ancak mümkün olabiliyor. Daha sonra da bazıları esası bırakıp ‘neden asker konuşuyor’ tartışmalarına sıçrayıveriyorlar. Bu sorunun, çok boyutlu yanıtları olmakla birlikte, basit yanıtı: ‘politikacılarımız ne zaman ne konuşacağını bilmiyor’ diye de özetlenebilir.

Geçen hafta içerisinde Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül’ün Irak’a yönelik demeçlerine bakalım: ‘‘Irak’taki boşluktan dolayı Irak’ın kuzeyinde maalesef teröristler yerleşmiştir. Irak’ın bütünlüğü bizi yakından ilgilendirmektedir. ... Dolayısıyla biz Irak‘a gözümüzü kapayamayız. Irak’ta ne oluyor ne bitiyor bunlara karışamayız diyemeyiz’’ diye konuşmuştur.[1] Bu açıklamalarda, terörle mücadele konusunda olsun, Irak’taki Türk çıkarlarının korunmasına yönelik olsun herhangi bir siyasi kararlılık gözlemlemek mümkün müdür? Veyahut daha ziyade durumdan bir memnuniyetsizlik (Irak’a ‘‘maalesef’’ yerleşen teröristler), ve de bu memnuniyetsilik karşısında ancak çaresiz kalındığında mücadele edilebileceği gibi bir izlenim ‘‘Irak’ta ne oluyor ne bitiyor bunlara karışamayız diyemeyiz’’. Bu sözlerden daha derin anlamlar çıkaranlar var mıdır? O ayrı bir soru, fakat bu anlamı çıkaranlar arasında Gül’ün hedefi olması gereken terör destekçilerinin olmadığını görmek hiç de zor değil.

Bütün bunların üzerine hükümetten gelen gerekirse Kuzey Irak’taki yerel yöneticilerle görüşülebilir mesajı, Gül’ün demeçlerinin herhangi bir olası etkisini dahi sıfıra indirgemiştir. Burada herşeyden önce sorunun görüşememekten, bazı gerçekleri paylaşamamaktan kaynaklanan bir sorun olup olmadığına bakmak gereklidir. Bu bağlamda, esasında kartların ortada olduğunu, Irak’ın geleceği ve Kuzey Irak’taki teröristlerin barınması konularında (ki bu konular esas itiariyle birbiryle bağlantılıdır) anlaşmazlıklar olduğu ortadadır.

Bu durumu, nihayetinde geçtiğimiz günlerde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt açıkça özetlemiştir: ‘‘isteyen görüşür, ben görüşmem. İki nedeni var. Bir, adam PKK’yı terör örgütü olarak değil siyasi bir parti olarak görüyor; iki, tamamen destek veriyor. C-4’ler, patlayıcılar hep Irak’taki iki grubun [IKDP ve IKYB] yardımıyla Türkiye’ye sokuluyor”.[2]

İşte, konunun birebir odağından apaçık konuşma. Nitekim, siyasal olarak bakıldığında da samimi ve etkin bir işbirliği ihtimalinin gerçekçiliği sorgulanabilir. Zira, teröriste destek veren de terörist sayılır. İç hukukumuzda terörist örgüte yataklık etmeyi suç sayıyorken bunu dışarıda yapanlara hoşgörüyle bakmamız için herhangi bir neden var mıdır? İkincisi, gücünü işgal kuvvetlerinden almayan merkezi ve egemen bir Irak hükümeti nezdinde IKDP ve IKYB’nin de bölücü teröristler olarak kabul edilmemesi için herhangi bir neden var mıdır?

Bölgenin bütün bu gerçeklerini alt alta koyup gelişmelere baktığımızda Kuzey Irak’ın bir teröristler vadisine dönüştüğünü görmemek mümkün mü?  Bu gerçeğin sahadaki yansımasını Türkiye’nin Terörle Mücadele Özel Temsilcisi Emekli General Edip Başer de geçtiğimiz günlerde dile getirdi: ‘‘Kuzey Irak'ta kamplar halinde yerleşik PKK’lı terörist grupların bölge yönetiminin kontrolündeki sağlık tesislerinden yararlandığını, lojistik ikmallerini çoğu zaman yönetimin olanaklarını kullanarak yaptığını’’ anlattı.[3]

Bütün bunlar ortadayken Kuzey Irak’taki yöneticilerle görüşmeye heveslenenlerin neyin görüşmesini yapacaklarını kamuoyuna açıklamaları gerekmez mi? Özellikle de ilgili askeri makamların bu konudaki görüşleri bu kadar açık iken.  Bu, Türkiye’nin çıkarları için gereken bütün görüşme yollarının kullanılmaması gerektiği şeklinde algılanmamalıdır. Bu bağlamda, olası herhangi bir görüşmenin düzeyi konusunda Sayın Başer’in tesbitini hatırlatmakta fayda vardır: ‘‘Türkiye'nin Kuzey Irak'ta Barzani ve Talabani aşiretlerini devlet düzeyinde muhatap almasının söz konusu olamayacağını da vurgulayan Başer ... Görüşme olsa bile, bu devlet düzeyinde değil teknik düzeyde olabilir’’ dedi.[4]

Bu uyarılara Sayın Gül, “Asker silahıyla zaten konuşur ama ondan önce tabi siyasetin yapacağı şeyler vardır. Hiç kimse silahıyla konuşmak istemez. Ama o noktaya gelmemek için de muhakkak ki siyasetçinin yapacağı iş vardır, diplomatın yapacağı iş vardır’’ diyerek bir nevi karşı uyarı ile cevap vermiştir.[5] Diplomasinin, askeriyenin ve de siyasetin ayrı ayrı işlevleri olduğu konusunda kendisine katılmamak mümkün değildir. Yalnız, burada sormamız gereken soru: kimin işlevini ne ölçüde yerine getirdiği olmalıdır. Daha da önemlisi: halihazırda yeterince sıcak olan seçim atmosferinde, terörle mücadele gibi birlik olmanın elzem olduğu bir konuda asker-sivil atışmasının kime ne yararı var?

Kaynak Giray Sadık


 
Ateş Hattı KERKÜK-III.
Read more...